
Teslim olmak, müslüman olmak,
Islâm dinine girmek, sulh yapmak, para pesin mal veresiye selem akdi yapmak. Yedinci Milâdî yüzyilin baslarinda, Mekke'de Hz. Muhammed'in kendisine davet ettigi semâvî tevhîd dininin adi. "Sil" kökünden "esleme"nin mastari. Sonuna seddeli "yâ" ve yuvarlak "te" harfleri getirilerek elde edilen "Islâmiyyet" seklindeki yapma mastari (mastar-i ca'lî), tek basina kullanilinca son tevhîd dini olan "Islâm Dini"ni ifade eder.
Islâm; sulh, selâmet ve huzur bulma, Allah ve Resulu'nun bildirdiklerine tabi ve teslim olma anlami sebebiyle bu adi almistir. Islâm'i kabul eden, kendi iradesini Allah ve Resulu'nun iradesine tabi kilari kimseye "müslim" veya Arapça-Farsça karisimi bir ifade ile "müslüman" denir.
Arap dilinde bir kökteki semâî masdarlar kökün tasidigi temel özellikleri veren S-L-M kökünün semâî masdarlari "selm, silm, selâm, selâmet, silâm"dir.
Bunlardan inkisaf etmis bulunan fiillerle birlikte bu masdarlar sistemli bir bütünlük arz ederler.
S-L-M kökü tahlil edildiginde su umûmî manalar tesbit edilmektedir:
1. Sulh
"Selm, silm, selâm": sulh ve sulh yapmak. "Selem": sulh ve müdâhane etmek. "Silâm": müsâlemet, karsilikli sulh ortaminda bulunmak. Bunlardan silm, zamanla sifatlasmis ve sulh eden kisi "musâlim" karsiligi olarak kullanilmistir.
Fiiller ise, "tesâleme": tesâleha, sulh yapmak. "Sellemehû" ve "selleme aleyhi": kâle lehû selâmun aleykum, birine sulh ve selâmet dileyerek selâm vermek. "Esleme fulân": dehale fi's-silm ve huve'l-istislâm, sulhe girmek, sulh ortaminda bulunmak, inkiyâd etmek, sulh bir otoritenin varliginda hasil olur ve inkiyâd ile sonuçlanir.
2. Inkiyâd etmek, itaat etmek, boyun egmek
"Silm, selâm, selem": inkiyâd etmek.
"Selleme ileyh": inkâde ileyh, inkiyâd etmek. "Esleme emrehû ilallâh: "sellemehû", inkiyâd etmek, teslim olmak. "Istesleme'r-raculu": inkâde ve ezane, itaat etmek anlamlarini tasir.
Ayrica Inkiyâd, râzi olma saygi duyma anlaminda da kullanilmaktadir.
3. Selâmet
"Selâmet": necât, tehlikelerden uzak olmak. "Selâm, selâmet": el-berâ'eh mine'l-uyûb, yeni ayiplardan, eksikliklerden beri olmak. "Silm, selem": selâm vermek. Buradan da "selâm" kelimesi, istilah olarak, verilen kisiyle sulhu belirtmek ve onu tehlikelerden uzak olmasi için duâ etmek anlamindadir.
"Sellemehullâhu mine'l-âfeh": Allah onu âfetten korudu. "Selleme's-sey'e lehû": kurtarmak. "Eslemehullâhu": hafizahû sâlimen, Allah, saglam ve sahih olarak korudu. "Teselleme minh": teberre'e minh, kurtulmak anlamlarina gelir.
4. Güvenlik
"Selâm: emân, güvenlik. Sulhle ortaya çikan bir ortam.
5. Hayir, iyilik
"Selâm": hayr, rahatlik ve iyilik saglamak. Bu ise yine sulh ve selâmet ortaminda mümkündür. Canlilar için kaçinilmaz olan suyun elde edilmesini saglayan "kova"nin, 'imâl, islâh, tamir ve ihkâmi yani saglamlastirilmasi' anlamlarinda kullanilan "selm" kelimesi, selâmeti saglayan aletlerin tedârikini ifade eder.
Buraya ilâve edilmesi gereken mühim iki husus da vardir. Birincisi: Bu kökten gelen mübâlaga sifatlarindan olan ve sâlimun mine'l-afat yani tehlike, afat ve belâlardan uzak olan kimse anlamindaki "selîm" kelimesi "selâmet" anlamindadir.
Ikincisi ise yine mübalaga sifatlarindan "sellâm",'selâm' kelimesinin daha kuvvetli ifadesi karsiligidir.
"Selâm" ise Allah'in esmâ-i hüsnasindan (güzel isimlerinden) biri olup, bu kelime masdar vezniyle gelmistir ve böyle kullanilir. Selâm isminin mensei ise iki asil hususu ihtiva eder. Biri, Allah'in "noksan sifatlardan münezzeh olusu", digeri "kâinati ve esyayi bir nizam ve intizam dahilinde tutarak bir sulh ortaminda idare ediciligi"dir. Yani Allah münezzehtir ve sulhun sahibidir.
Bütün bunlarin isiginda söyle denilebilir: S-L-M kökü, "sulh isteyen bir otoriteye, razi olarak ve saygi duyarak itaat edip, boyun egip, inkiyâd ederek saglanan bir ortamda, selâmet, güvenlik ve iyilik içerisinde yasamayi ve bu halin devami için gerekli faaliyetlere ve metodlara bas vurmayi ve kullanmayi" ifade eder.
Islâm kelimesinin lügat manalari:
Daha önce belirtildigi gibi Islâm kelimesi,'Esleme' fiilinden bir masdardir. Bu fiilin anlamlari ve Islâm kelimesinin vezni olan "if'âl" vezninin özelliklerine geline:
"Esleme" fiilinin lügat mânâlar. söyle ifade edilir:
a) Esleme'r-raculu: inkâde, boyun egmek, itaat etmek, kabullenmek, bas
egmek.
b) Esleme fulân: dehale fi's-silm ve huve'l-istislâm, sulhe girmek, sulhe dahil olmak,
sulh yapmak.
c) Esleme fulân: tedeyyene bi'l Islâm, dehale fi Dîni'l-Islâm, sâra muslimen,
Islâm'i din edinmek, Islâm'a girmek, müslüman olmak.
d) Esleme emrehû ilallâhi: Allah'a teslim olmak, Allah'a varligini teslim etmek.
e) Esleme vechehû lillâhi: ehlesâ dînehû lillâhi, hâlis ve samimi olmak, bütün
kalbiyle baglanmak.
f) Esleme's-sey'e ileyhi: defe ahû ileyh, ödemek, vermek.
g) Esleme fi'l-bey: te amele bi'sselem, selem alisverisi yapmak. Bir malin bedelini önce
verip, mali belirli bir süre sonra almak.
h) Esleme'l-aduvve: hazelehû, yardimi birakmak, yardimi kesmek (düsmandan)
i) Eslemehû li'l-heleketi: tehlikeye atmak
j) Esleme ani'l-emri: terekehû ba'de mâ kâne fih, bulunulan bir durumu veya bir seyi
terketmek.
k) Eslemehullâhu: hafizahû sâlimen, saglam ve sahih yani tam olarak korumak. Ayrica
Islâm kelimesi ve türevleri genel olarak Hz. Muhammed'den önceki semâvî tevhid
dinleri ve mensuplari için de kullanilmistir. Çünkü vahy'in kaynagi bir olup, o da
yüce Allah'tir. Ona ve peygamberlerine "tabi ve teslim olma" niteligi önceki
dinlerde de vardir. Kur'an-i Kerîm'de bununla ilgili pek çok âyet- i kerîme vardir.
Cenâb-i Hak Nûh (a.s)'a vahyettigi gibi Hz. Muhammed'e de vahyettigini bildirmis (en-Nisâ, 4/163), Hz Ibrahim ve ondan sonra gelen bazi peygamberleri ve mensuplarini "müslüman" olarak nitelemistir.
"Bir zaman Rabbi ona: "Islâm ol" dediginde, Ibrahim: "Alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum" demisti. Ibrahim Islâm ümmetinden olmayi ogullarina da vasiyet etti. Ya'kub da onu tavsiye ederek: "Ogullarim! Allah sizin için bu dini seçti. O halde sizler sadece müslümanlar olarak can verin" dedi. Yoksa siz Yakub'a ölüm geldigi sirada yaninda mi bulunuyordunuz? O zaman o, ogullarina: "Benden sonra neye tapacaksiniz?" demis, ogullari da:"Senin ve atalarin Ibrahim, Ismail ve Ishak'in ilâhi olan tek ilâha kulluk edecegiz. Bizler O'na teslim olduk" demislerdi" (el-Bakara, 2/131-133).
Su ayet-i kerîmede peygamberlerin mesajinin temelde bir ve ayni oldugu ve bunun da Islâm'dan ibaret bulundugu söyle ifade buyurulur: "Allah'a, bize indirilene, Ibrahim'e, Ismail'e, Ishak'a, Yakub'a ve torunlarina indirilene, Musa'ya ve Isa'ya verilen ve diger peygamberlere Rableri tarafindan verilene iman ettik. Onlar arasinda bir ayinin yapmayiz, biz de Allah'a teslim olanlariz, deyin" (el-Bakara, 2/136). Ancak daha sonra yahudi ve Hiristiyanlik dininin bozuldugu ve mensuplarinin sirke düstükleri bir önceki ayette söyle anlatilir: "Kitap ehli: " Yahudi ve hristiyan olun ki, dogru yolu bulasiniz" dediler. Ey Muhammed! De ki:"Hayir biz bâtili birakip hakka yönelen Ibrahim'in dinine uyariz O, Allah'a ortak kosanlardan degildi" (el-Bakara, 2/135). Diger yandan tesis (üç ilâhi bir sayma) inancinin onlari küfre düsürdügü de ifade edilir: "Gerçekten, Allah Meryem'in oglu Isa'dir, diyenler kâfir olmuslardir" (el-Mâide, 5/72). "Süphesiz ki: Allah üç ilâhtan biridir, diyenler, kâfir olmustur. Oysa tek bir ilâhtan baska hiçbir ilâh yoktur" (el-Mâide, 5/73). "Yahudiler, Üzeyr Allah'in ogludur, hristiyanlar da Isâ Allah'in ogludur, dediler. Bu, onlarin agizlarinda geveledikleri câhilce sözleridir" (et-Tevbe, 9/30).
Kur'an-i Kerîm'de Hz. Musa'ya ve Tevrat'a tabi olanlara da "Nasrânî" adi verilmistir. Hz. Ibrahim'in temsil ettigi tevhid dini de "hanîf dîni" olarak isimlendirilir. Diger yandan Incil, Tevrat veya Zebur'a tabi olanlarin hepsine birlikte, kutsal kitap sahipleri anlaminda "ehl-i kitap" denilir. Nasrânîlere Hz. Isa'dan çok sonra, yunanca bir kelime ile "hristiyanlik" adi verilmis, mensuplarina da "hristiyan" denilmistir.
Kur'an-i Kerîm'de Hz. Ibrahim'den söz eden on kadar ayette, O'nun "hanîf (hakka dönen, tam teslim olan, ibadet eden)" bir peygamber olduguna yer verilir.
"Ibrahim ne yahudi idi ne de hristiyandi. Fakat o, dogruya yönelmis, hanîf) bir müslümandi. Müsriklerden degildi" (Âlu Imrân, 3/67).
"Süphesiz ki ben, hakka egilerek yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. (eslemtü) Ben Allah'a ortak kosanlardan degilim " (el-En'âm, 6/79).
Ancak geçmis ümmetlerle ilgili olan ayetlerde geçen "müslim, müslimûn, müslimîn ve müslimeyni" gibi ifadeler "teslim olan, hakka tabi olan" anlamindaki "müslim" kelimesinin ikil veya çogullaridir. Nitekim Hz. Ibrahim ve oglu Hz. Ismail'in Kâ'be'yi insa ederken yaptiklari duada bu anlami görmek mümkündür: "Rabbimiz! Ikimizi de Sana teslim olan kil. Soyumuzdan da Sana teslim olan bir ümmet meydana getir" (el-Bakara, 2/128). Kisaca bu ayetlerde, önceki dinlere mastar sekliyle "Islâm"in özel ad olarak kullanildigini ifade eden bir ayet yoktur.
Cenâb-i Hak, Hz. Muhammed'in davet ittigi son dine ise özel ad olarak "Islâm" terimini kullanmistir. Ayetlerde söyle buyurulur:
"Süphesiz, Allah katinda din Islâm'dir" (Âlu Imrân, 3/19). "Eger seninle mücadele ederlerse, de ki: "Ben Allah'a yöneldim. Bana tabi olanlar da". Kendine kitap verilenlere ve okur yazarligi olmayanlara, de ki: "Islâm oldunuz mu?" Eger müslüman olurlarsa dogru yolu bulmus olurlar" (Âlu Imrân, 3/20). "Kim, Islâm'dan baska bir din ararsa, onun dini asla kabul edilmeyecektir" (Âlu Imrân, 3/85). "Allah, kimi hidayete erdirmek isterse onun gönlünü Islâm'a açar" (el-En'âm, 6/125).
Bütün insanliga hitabeden ve evrensel bir mesaj getiren son tevhid dini, en mükemmel düzeye ulastirilmistir."Bugün dininizi sizin için ikmâl edip üzerinize nimetimi tamamladim ve din olarak size Islâm'i seçtim" (el-Mâide, 5/3). Kendi devirlerindeki toplum ihtiyaçlarini karsilayan önceki semâvî dinler Islâm'in gelisiyle yürürlükten kaldirilmis ve Islâm onlarin da yerini almistir.
Islâm'da, inanmadigi halde müslümanlarin hâkimiyetine boyun egme, anlami da bulundugu için bazan "müslim" ile "mümin" farkli anlamlar tasiyabilir. Asagidaki ayette buna dikkat çekilir: "Ey Muhammed! Bedevîler; iman ettik, derler. Sen onlara söyle de: Hayir iman etmediniz. Siz ancak; "müslüman olduk, yani teslim olduk" deyin. Çünkü henüz iman kalbinize girmemistir" (el-Hucurât, 49/14).
Bu duruma göre her mü'min, ayni zamanda müslim sayilir. Fakat her müslim mü'min (inanmis) olmayabilir. Yani bir kimse inanmadigi halde, çesitli sebep ve menfaatler yüzünden Islâm'a boyun egmis olabilir. Islâm'a göre, inanmadigi halde, dis görünüs bakimindan inanmis görünen kimse "münâfik" denir (bk. el-Bakara, 2/8-10).
Ayrica hadislerde de "Islâm"in din ismi olarak zikredilmis oldugu görülmektedir:
Resulullah söyle buyurur: "Allâh (tebâreke ve teâlâ) beni Islâm'la gönderdi" (Ahmed b. Hanbel, IV, 446). "Rabbin bize Seni ne ile gönderdi?" O,"Islâm'la" dedi (Nesaî, Zekât, 1, 72). Iki kisi, (Hz. Peygamber'e) "Dinin nedir?" der, O da "Dinim Islâm'dir" der.
Islâm'in din ismi olarak kullanildigi gayet açik bir konudur.
Islâm kelimesinin menseine gelince:
Yukarida, Islâm'in bir din ismi olarak ayet ve hadislerde geçtigi bahsedilmistir. Islâm kelimesinin, hangi lügavî anlamlardan istilah mânâsina ulastigi, birseye ismin nasil verildigi, Islâm kelimesinin mensei ve bu mensei teskil eden lügavî manalarin bu ismin vezin özelliklerine göre neler ifade ettigi hususunda da sunlar kaydedilir.
el-Cüveynî der ki: "Araplar bir seyi, eger delâlet ediyorsa, veya ondan bir sebebi (yani aralarinda bir baglilik) varsa, onu (karsilayan veya baglantisi olan) seyin ismiyle isimlendirirler."
Bu ifadelerden, saf Arapça olan Islâm kelimesinin kendi masdar anlamiyla dogrudan baglantili oldugu anlasilir. Bu durumda "esleme" fiilinin bu masdari, istilahda yüklenecek bütün anlamlari tasiyabilir.
Bir dinin adi olarak kullanilan Islâm kelimesi için temelde iki anlam verilmistir.
Bunlar ise;
1. Ibn Fâris ve Ibn Manzûr tarafindan verilen tariflerdir. Ibn Manzûr "ve'l-Islâm ve'l-istIslâm: el-inkiyâd" Islâm ve istIslâm: inkiyad etmek, boyun egmektir der. Ibnu Fâris ise "ve mine'l-bâb eydan el-Islâm ve huve'lin kiyâd" bu bâbda (yani S-L-M kökünün asil anlam grubunda) Islâm, bizâtihi inkiyâdin kendisidir tarzinda zikreder (Ibn Faris, mü'cem makayisi luga, III, 90; Ibn Munzir, Lisanü'lArab, XII, 293).
2. Ibn Kuteybe "el-Islâm: ed-duhûl fi's-silm ve huve'l-inkiyâd ve'l-mutâbe ah" Islâm sulhe giristir, sulh yapmaktir, bu ise inkiyâd, boyun egmek ve tâbi' olmaktir, der (Nuzhetü'l-A'yun, 136).
Bunlardan biri, digerinin bir neticesidir. Ibn Kuteybe'nin ifadeleri, açik olarak bizi, yukarida verilen Ibn Fâris ve Ibn Manzûr'un açiklamalarina uygun bir sebeb-sonuç münasebeti ekleyerek 'inkiyâd sulhu netice verir' der, öyleyse Islâm, inkiyadla hasil olmus bir sulh ortaminda yasamaktir' fikrine ulastirir.
Çok özet bir ifadeyle "bir din olarak Islâm, Allâh'a inkiyaddan hasil olan, O'nun sulh ortaminda yasamanin adidir."
Ayrica burada, mense' meselesine ilâve edilecek su manalar da vardir: Teslim olmak, ihlâsli olmak. Islâm dini için temeli teskil eden manalarin "inkiyâd etmek, sulh yapmak, teslim olmak, ihlasli olmak"tan ibaret oldugu yukarida zikrettik.
Islâm kelimesinin ser'î anlamiyla kazandigi genisleme:
1. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in verdigi tarifler:
Hz. Peygamber (s.a.s.) bir çok hadislerinde Islâm'i muhtelif konularla birlikte zikreder. Bunlar, genellikle bir bütünün parçalaridir. Bir takim hadislerde de vardir ki, Islâm'in dîn ve serîat yönünden en güzel tarifi mahiyetindedir. Dînî tarif için Cibrîl hadisi ile Abdu'l-Kays kabilesinin özel olarak gönderdigi heyete Hz. Peygamberin verdigi cevaplar en önemlileridir.
... Ebû Hureyre (r.a) söyle demistir:
Bir gün Resulullâh (s.a.s) meydanda oturuyordu. Yaruna bir adam geldi ve:
-Iman nedir? diye sordu.
-Resulullâh:
-Iman Allâh'a, meleklerine, Allah'a kavusmaya, peygamberlerine inanman; ayni sekilde (öldükten sonra) dirilmeye inanmandir, cevâbini verdi. O zat:
-Islâm nedir? dedi.
-Resulullâh:
-Allah'a ibadet edip, O'na hiçbir seyi ortak kilmaman, namazi dosdogru kilman, farz edilmis zekâti vermen, ramazanda oruç tutmandir, buyurdu.
Sonra o zat:
- Ihsan nedir? diye sordu.
Resulullâh:
-Allah'i sanki görüyormussun gibi ibadet etmendir; eger sen Allah'i görmüyorsan süphesiz O seni görmektedir, buyurdu. O zat:
- Kiyamet ne zaman? dedi.
Bunun üzerine Resulullâh:
-Bu meselede sorulan, sorandan daha âlim degildir. (Su kadar var ki kiyametten önce meydana gelecek) alâmetlerini sana haber vereyim. Ne zaman satilmis câriye sâhibini (yâni efendisini) dogurur, kim olduklari belirsiz deve çobanlari yüksek bina kurmakta birbiriyle yarisa çikarsa kiyametinleri görülmüs olur. (Kiyâmetin vakti) Allah'tan baska kimsenin bilmedigi bes seyden biridir, buyurduktan sonra: "O saatin ilmi süphesiz ki Allah'in nezdindedir. Yagmuru (mukadder olan vakitte ve yerde) O indirir. Rahimlerde olani O bilir. Hiç bir kimse yarin ne kazanacagini bilmez. Hiç bir kimse hangi yerde ölecegini bilmez. süphesiz Allah (her seyi) bilendir. Her seyden haberdardir" (Lokmân, 31/34) ayetini tilavet eyledi. Sonra o zat arkasini dönüp gitti. Resulullâh: "Onu geri getirin " diye emretti; fakat sahâbîler onun izini bulamadilar. Bunun üzerine Resulullâh: "Iste bu Cibril'dir. Insanlara dinlerini ögretmek için geldi" buyurdu.
Ebû Abdillâh bu hadiste zikredilen seylerin hepsini imandan kildi.
Yukarida zikredilen hadisteki Hz. Peygamberin "Iste bu Cibril'dir, insanlara dinlerini ögretmek için geldi" ifadesinden, bilhassa iman, Islâm ve ihsânin dinden ibâret oldugu anlasilmaktadir. Buna göre Islâm dini, imân esaslarina inanmak, Islâm'in erkânini yerine getirmek ve ihsan sahibi olmaktir.
en-Nevevî, Muslîm'in Sahih'ine yaptigi serhte "Islâm, (iman esaslarini) tasdik, (kelime-i sehâdeti) söylemek ve (Islâm'in rükünleriyle) amel etmekten ibarettir" der, Islâm'i, bir din olarak genis anlamiyla verir.
Din kelimesi, tâat anlaminda olduguna göre, kalbin tâati iman ve tasdik dilin tâati, sehâdet, ikrar yani kavl, insan uzuvlarinin (cevârihin) tâati ise ameldir, yani emredileni, ser'î ve mesru olani yapmaktir. "Allah katinda din, süphesiz Islâm'dir" (Âlu Imrân, 3/19) âyetindeki hedef yukarida zikredilen iman, Islâm ve ihsani içerisine alan Islâm dinidir.
"Kim, Islâm'dan baska bir din ararsa, o kimseden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek" (Âlu Imrân, 3/85) ayeti "Muhammed'in getirdigin dinden baska bir din arayandan, aradigi din kabul edilmeyecektir" seklinde açiklanir. "Muhammed'in dinine Islâm ismi verilir, Dînu'l-Islâm (Islâm dini) denilir" ifadesiyle Islâm dininden maksadin, Hz. Muhammed (s.a.s)'in tebligi ettigi din oldugu anlasilir (Bedrüddin el-Aynî,. Umdetü'l-karî, I, 109-110).
Kâdî Iyâd ise bu hadisi kasdederek "Seriat ilimlerinin tamami bu hadise baglidir ve bundan sube sube olmus yayilmistir", demektir (Ayni, a.g.e., I, 291).
Bize Ubeydullâh b. Mûsâ söyle dedi: Bize Hanzalatu'bnu Ebî Süfyân, Ikrime b. Halid'den, o da Ibn Ömer'den haber verdi. Ibn Ömer (r.a) söyle demistir: Resulullah söyle buyurdu: "Islâm, bes sey üzerinde kurulmustur: Allah'tan baska ilâh olmadigina ve Muhammed'in Allâh'in Resulu olduguna sehâdet etmek, namaz kilmak, zekât vermek hacc etmek, ramazan orucunu tutmak" (Buhâri, iman, 1).
Ser'î bir tarif olarak, Islâm'in bes rükün üzerine bina edildigini belirtmektedir. Hadis sârihleri, bu hadisi izah ederken madem binanin direkleri ve sütunlari var, öyleyse temeli, duvar ve çatisi olmalidir derler. Temeli iman esaslari rükünleri yukarida zikredilen bes husus, duvar ve çatiyi yani koruyucu unsurlari ise müeyyidât ve yasama nizâmlari olmaktadir.
Tefsir, kelâm ve dil âlimlerinin, asil lügavî mânâlara verdikleri ser'î anlamlara gelince:
a) et-Taat: tâat itaat, ibadet, kulluk etmek. Bu anlamiyla
"Din" karsiligidir. Çünkü din taattir.
b) el-Izân: Izân, boyun egmek, itaat etmek. Bu kelime Kur'an'da zâlim kisilerin, zulmü
birakip itaat etmesi anlaminda kullanilir. Zulümden dönüsü ifade eder (en-Nûr,
24/49).
c) el-Hudû: Hudû, boyun egmek itaat etmek. Bu kelime Kur'an'da kâfirler için
kullanilir. Kâfirin küfrü birakip imana gelmesi ve Islâm'i yasamasi, ibadet etmesi
anlamindadir. Küfürden Islâm'a dönüstür (es-Suarâ', 26/4).
d) es-Sulh: Sulh. Bu anlamiyla, kisinin, Allah, cemiyet ve idare ile karsilikli riza ile
baris içerisinde olmasi ifade edilir.
e) el-Emân: Emân, güvenlik. Islâm, fert ve cemiyete güvenlik saglar.
f) el-Hulûs: Hulûs. Bu kelime iki anlamda kullanilir: Biri tehlikelerden beri olmak,
digeri ise saf, temiz ve halis olmaktir. Islâm, bir kurtulustur, kalb dile ve tavirlarin
tutarli ve samimi olmasidir.
g) el-Berâ'etu mine's-sevâibi'z zahire ve'l-bâtine: Açik ve gizli lekelerden uzak
olmaktir. Bu anlamiyla, ibadeti ve taati ve inançlari sadece Allâh'a ait tutmak, ihlasli
olmaktir,
h) el-Müslimûn, ehlu'l-Islâm: Müslümanlar. Bu anlamiyla kullanilmasi Islâm'dan
mecazdir.
i) Ahdu'l-Islâm, el-Asru'l-Islâmî: Islâm dönemi, Islâmî asir.
j) el-Imân: Iman. Iman, Islâm'in inanilmasi gereken umdèlerine itikattir. Iman,
Islam'la ayni anlamda kullanilir, Mâturîdîlerde oldugu gibi biri digerinin aynidir.
Iman ve Islâm terim olarak ayridir, fakat biri digersiz olmaz. Imansiz Islâm olmadigi gibi, Islâmiyetsiz iman olamaz. Es'ârîlerin kanaati budur.
Iman ve Islâm ayri ayri seylerdir. Imân bir inanmadir. Islâm bir otoriteye zorunlu itaattir. Bu durumda imânda kisi zorlanamaz. Islâm'da sekil olarak zorlanir. Hanbelîlerin kanaati budur. Fiiliyatta bu zorunluluga "istIslâm" derler.
el-IstIslâm: Istislâm, zorunlu olarak itaat. Imlâmda "istislâm" fikrinde olanlar, fiiliyatta zorlama olacagini kabul ettikleri gibi, bunlarin bazisi iman rükünleri içindeki kadere imanin yani hayir ve serrin Allah'tan oldugunu kabulde, ferdin basina gelen imtihan yollu belâ, sikinti, darlik ve âfete itirazsiz kabülünü de kasdederler.
l) el-mâlul-mesrûah: Dinin cevaz verdigi ameller, isler anlaminda bazan kullanilir.
Islâm dinini bazi yönlerini ifade eden ve onun yerine bazan kullanilan S-L-M kökünden diger isimleri ise sunlardir:
a) Selem: Bu isimle Islâm'dan "Allâh'a' ibadet ve tâatte olmak ve emirlerine inkiyâd etmek" kasdedilmektedir.
"Selem: Itaat ve inkiyad anlamiyla Islâm'in isimlerinden biridir."
"Size selam veren kisiye mü'min degilsin demeyiniz" (en-Nisâ, 4/94). Selem, itaat etmek ve inkiyadi takdim etmektir. Islâm da ancak taati Allâh'a ait tutmak ve emrine inkiyad etmek baglanmaktir. Ibn Ömer "Filanca ile selem alisverisi yaptim" demekten hoslanmazdi, "Bu ismin sadece Allah'a taat için kullanilmasini baska seyin buna karistirilmamasini sevmekteyim" derdi.
b) Silm: Bu ismiyle Islâm, seriatin tamamina uygun hareket etmektir.
Cenâb-i Hakk'in "Ey imân edenler, topluca silm'e giriniz " (el-Bakara, 2/208) âyetindeki silm kelimesi Sulh ve Islâm anlamindadir (Ebû Hayyan el-Endülüs Tuhfetü'l-Erib, 140).
c) Selm: Islâm'in sosyal yapidaki sulh yönünün ismidir.
bn Manzûr, Lisânü'l-Arab (XII, 295). da "ve's-Selm: el-Islâm", Selm, Islâm'dir. "ve's-Selm: el-istihza' ve'l inkiyâd ve'l-istislâm", Selm: Itaat, inkiyâd ve bir otorite karsisinda boyun egmektir, der. es-Sicistânî ise Nuzhetu'l-kulûb (s. 128) da "ve's Selmu ve's-silm...: el-Islâm ve's sulhu eydan" Selm ve Silm: Islâm ve sulh'tur, tarzinda zikreder.
Bu ifadelerden anlasilacagi üzere "Selm, Islâm'in itaat, inkiyad ve boyun egisle hasil olmus bir sulh ortami olmasina isimdir.
Islâm'in temel özellikleri:
Kur'an, Islâm'da esas olanin Allâh'a inkiyad etmek ve ihlasli olmak oldugunu, Islâm'in ziddinin ise küfr, sirk ve câhiliyye oldugunu ifade buyurur.
Inkiyad etme boyun egme ve itaat etmek, bizzat Islâm'in kendisidir. Cenâb-i Allah bununla ilgili olarak söyle buyurur:
"(De ki) O'nun hiç bir ortagi yoktur; bana sadece bu emrolundu ve ben müslümanlarin (teslim olanlarin, itaat edenlerin) ilkiyim" (el-En'âm, 6/163). "Hayir, Rabb'ine andolsun ki, aralarinda çikan anlasmazlik hususunda seni hakem tayin edip, sonra da senin verdigin hükmü, içlerinde bir sikinti duymaksizin tam bir teslimiyetle boyun egmedikçe imân etmis olmazlar" (en-Nisâ, 4/65). "Körleri sapikliklarindan vazgeçirip dogru yola döndüremezsin; ancak ayetlerimize inananlara sen duyurabilirsin, iste onlar müslümanlar (teslim olanlar) dir" (en-Neml 27/81, er-Rûm 30/53).
"Sonunda erginlik çagina erince ve kirk yasina varinca:'Rabbim! Bana ve anne babama verdigin nimete sükretmemi ve benim hosnud olacagin yararli bir isi yapmami sagla, bana verdigin gibi soyuma da salâh ver, dogrusu sana yöneldim, ben, kendini sana verenlerden (müslümanlardan)im' demesi gerekir" (el-Ahkâf, 46/15).
Ihlâs: Yapilari ibadet ve islerde yalniz Allah'in rizasinin esas alinmasidir. Ihlâsi bozan seyler söyle siralanabilir: Müslümanlar arasinda tarafgirlik ve adâvet, bozuk siyâsî, hayat riyâkarlik (sirk-i hafti) olan söhretperestlik, insana kendini çok çekici gösteren, kendini begenmislik dedigimiz tarihe sa'sali geçmek ve iyi görünmek, dini, maddî ve mânevî bir gaye ve maksada alet etmek, bu maksat için rekabete girmek.
Ihlas, ihsanin neticesidir.
Ferd, tahkiki imanin kuvvetiyle, Allah'in marifetini netice veren masnûattaki imani tefekkürle hasil olan huzurla, Cenâb-i Hakk'in hazir ve nazir oldugunu düsünerek, O'nun huzurunda baskalarina bakmak ve meded aramak o huzurun edebine aykiri oldugunu düsünmek ile riyadan kurtulup ihlâsi kazanir. Ihlas, sirkin ziddidir.
"Biz sana Kitâb'i hakk olarak indirdik. O halde sen Allâh'a dîn (tâat)i O'na yalniz hâlis kilarak ibâdet et" (ez-Zümer, 39/2).
"De ki: Dîn (tâat)i Allah'a hâlis kilarak O'na ibadet etmekle emrolundum" (ez-Zümer, 39/ 11).
"De ki: Allah'a, yalnizca O'na dîn (tâat)imi hâlis kilarak, ibâdet ederim" (ez-Zümer 39/14). Müminlere hitaben:
"O halde siz, Allah'a dîn (tâat)i yalniz O'na has kilarak yalvarin, kâfirler hoslanmasa da" (el-Mü'min 40/14).
"O, daima diridir, O'ndan baska ilah yoktur. Din (tâat) i yalniz O'na has kilarak O'na yalvann. Her türlü hamd (övgü), alemlerin Rabb'ine mahsustur" (el-Mumin, 40/65).
Müsriklerin ifadesine yer verilerek de söyle buyurulur:
"Öncekilerde oldugu gibi, bizde de bir kitap olsaydi, Allâh'in içten baglanan kullari olurduk"derlerdi. Böyleyken simdi onu inkâr ettiler. Artik ileride bileceklerdir (es-Sâffât, 37/167-170).
Hz. Peygambere hitaben:
"Eger seninle tartismaya girisirlerse, "Ben bana uyanlarla birlikte Allâh'a ihlâs ile bagliyim" de" (Âlu Imrân, 3/20).
"... Ben, alemlerin Rabb'ine ihlâsla emrolundum" de (el-Mümin 40/66).
Müminlere hitaben:
"Iyi davranislar içinde kendini bütünüyle Allah'a veren kimse, süphesiz en saglam tutacaga yapismistir. Bütün islerin sonu Allah'a varir" (Lokmân 31/22).
"Islerinde dogru olarak kendisini, Allah'a hâlisâne teslim eden ve hakka yönelen Ibrahim'in Allah'i bir taniyan dinine uyandan, din bakimindan daha iyi kim olabilir? Allah, Ibrâhim'i dost edinmisti" (en-Nisâ, 4/125).
irk: Kâinatin ve mevcûdatin sahibi Allah'a ortak kosmak en büyük zulümdür, onu inkâr etmektir. Allâh'in zatinda, sifatinda, rububiyetinde ve icraatinda, ortagi, benzeri yoktur ve olamaz. Kâinattaki nizam ve intizam sirke yer olmadigina en büyük delildir.
Amellerde, Allah'in rizasindan baska bir niyet ve maksat tasimak gizli sirk (sirk-i hafî)dir. Gizli sirkin mensei enâniyettir. Eger gizli sirk katilasir ve artarsa, esbâb sirkine, oradan da küfre, en nihayet tatil'e yani Hâliksizliga ulasir.
Kelime-i tevhidin tekrar ile zikrine devâm etmek, kalbi pek çok seyler ile baglayan baglari koparmak ve insanda bulunan özelliklerin kendilerine uygun ortaklariyla olan alakalarini kesmek içindir. "Dogruya yönelmis (hanif) olarak yüzünü dine çevir (taatini yap), sakin müsriklerden (puta tapanlardan) olma!" (Yunus 10/105).
"Sonra sana, dogruya yönelen (hanif) Ibrahim'in dinine uy!" diye vahyettik. Çünkü O, müsriklerden degildi" (en-Nahl 16/123).
"Sana indirildikten sonra Allah'in ayetlerinden sakin seni alikoymasinlar. Rabbine dâvet et, sakin müsriklerden olma!" (el-Kasas 28/87).
Hz. Peygambere ve müslümanlara hitap:
"Allah'a yöneldiginiz halde, O'na karsi gelmekten sakininiz, namaz kiliniz, firka firka olup dinlerinde ayriliga düsen, her firkasinin da kendisinde bulunanla sevindigi müsriklerden olmayiniz" (er-Rûm 30/31-32).
Küfr: Nimeti inkârdir. Iman ve Islâm bir nimettir. Bu nimeti inkâr etmek, imansizliktir. Inkar ise ya imanin hükümlerini nefyetmek ve inkar etmektir ki bu tarz olan dalâlet, hakki kabul etmemektir. Kabulün yoklugudur (adem-i kabûl), ya da imanin nefyini degil, belki imanin ziddina gidip, batili kabuldür, hakkin aksini ispattir, yoklugun kabulü (kabûl-i adem)dür, buna cahd denilir.
Küfr terimi, sirk teriminden daha geneldir. "Eger küfr ederseniz bilin ki süphesiz Allah size muhtaç degildir. Bununla beraber, O, kullarinin hesabina, küfr (inkâr)e razi olmaz (ez-Zumer 39/7).
Küfr, bir sapikliktir: "Kim, Allah'i, meleklerini, kitaplarini, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, süphesiz tam manasiyla bir sapikliga sapmistir" (en-Nisâ 4/136).
Kâfirler dediler ki: "Biz hiçbir zaman bu Kur'an'a ve ondan önce gelenlere inanmayacagiz" (Sebe', 34/31)
"Ayetlerimizi, ancak kâfir olanlar, bile bile inkâr ederler" (el-Ankebût, 29/47).
Allah'in ayetleriyle ancak kâfirler mücadele ederler: "Allah'in ayetleri hakkinda, kâfirlerden baskasi tartismaya girismez" (el-Mümin, 40/4).
Kâfirler Kur'an-i sihr olara telakkî eder ve inkâr ederler:
"Kendilerine hakk (Kur'an) gelince: "Bu bir sihr (büyü)dir, bizler buna kesinlikle, inanicilar degiliz" dediler" (ez-Zuhruf, 43/30).
Kâfirlere, onlarin taptigina tapilmadigi hususu peygamber ve dolayisiyla müminlere söylenmesi emredilir:
De ki: "Ey Kâfirler! Taptiklariniza tapmam..." (el-Kâfirûn, 109/1-2).
Kâfirlere karsi temkinli olmak gerektigi hususunda da söyle buyurulur:
"Süphesiz kâfirler, size apaçik düsmandirlar" (en-Nisâ, 4/101).
Kâfirlere karsi müslümanlarin sert oldugu ifade edilir:
"Muhammed, Allah'in elçisidir.O'nun beraberinde bulunanlar, kâfirlere karsi çok sert, kendi aralarinda çok merhametlidirler" (el-Feth 48/29).
Hz. Peygambere ve dolayisiyla müslümanlara, kâfirlere karsi cihât edilmesi emredilir:
"Sen, kâfirlere boyun egme, ve onlara karsi (Kur'an ile) olanca gücünle büyük bir savas ver (cihât et)" (el-Furkân 25/52).
"Ey Peygamber! Inkârcilar (küffâr)la, iki yüzlü (münâfiklar)le cihât et, onlara karsi sert davran! onlarin varacaklari yer cehennemdir. O, ne kötü dönüs yeridir" (et- Tevbe, 9/73).
Ayrica münafiklar, kâfirlerle birlikte hareket ederler (el-Hasr, 59/11).
Kâfirler, ahirette gerçegi göreceklerdir (en-Nahl 16/13), cehennemliktirler (el-Mâide 5/10; et-Tevbe 9/3; el-Hâcc 22/57; el-Feth 48/13; el-Beyyine 98/6).
Cahiliyye: Kisinin yaratilis gayesini anlayip bilememesi, kendisindeki akil, gadap, sehvet, hayal gibi kuvveleri sirât-i müstakîmde ifadesini bulari vasat mertebelerinde kullanmamasidir. Cahiliyye, dengesiz davranislarin adidir. Kisi zulmetmemeli ve zulme de ugramamalidir, ifrat ve tefrit hareketlerden kaçinmalidir.
"Kâfirler, gönüllerindeki cahiliyye (aginin asabiyet (taassub) atesini ateslendirdiklerinde; Allah, Peygamberine ve inananlara huzur indirdi, onlarin takvâ sözünü tutmalarini sagladi. Zaten onlar, bu söze lâyik ve ehil kimselerdi. Allâh, her seyi bilendir" (el-Feth 48/26).
Müminleri ikaz ve yanlis anlayislarini izâle etmek için:
"Yoksa onlar, cahiliyye idaresini mi ariyorlar? Iyi anlayan bu topluma göre, hükümranligi Allah'tan daha güzel kim vardir?" (el-Mâide 5/50).
"Kendi canlarinin kaygisina düsmüs bir grup da, Allah'a karsi haksiz yere cahiliyye devrindekine benzer düsüncelere kapiliyordu" (Âlu Imrân, 3/154).
Müslümanlarin ifadesi olarak:
"Biz cahiliyye hayati yasayanlari (dost edinmek) istemeyiz" derler (el-Kasas, 28/55).
Hz. Peygambere hitaben buyuruluyor ki:
"Sen, af yolunu tut, iyiligi emret ve cahillerden yüz çevir" (el-A'râf, 7/199).
Hz. Peygamberin hanimlarina hitaben:
"Eski cahiliyyeye oldugu gibi açilip saçilmayin" (el-Ahzâb, 33/33).
Hz. Peygamber'e iman edip, bunun disa karsi ilân edilmesi, O'nun vahiy yoluyla yüce Allah'tan aldigi Kur'an-i Kerîm'in bütününe iman etmeyi ve Hz. Muhammed'e ait söz, fiil ve takrirlerden ibaret olan sünneti kabul etmeyi de kapsamina almaktadir. Böylece Islâm, Hz. Peygamber'in Allahu Teâlâ'dan alip, bütün insanlara hatta cinlere teblig ile yükümlü oldugu son ilâhî dinin adidir. Bu dinin amaci; toplumda sulh, sükûn, huzur, kardeslik, yardimlasma, digergâmlik, adâlet ve fazîlet ortami meydana getirmek, aldigi önleyici tedbirlerle de mal, can, akil, din ve nesil güvenligini saglamaktir. Islâm'in ana kaynagi olan Kur'an-i Kerîm'in fert ve toplumu en saglam yola götürdügü, sâri-i hakîm tarafindan açikça ifade edilir (bk. el-Isrâ, 17/9). Müminler birbirinin kardesi ilân edilir (el-Hucurât, 49/10). Namazin, insani her türlü kötülükten, haram ve mekruh olan seylerden uzaklastiracagi belirtilir (el-Ankebût, 29/45). Mü'minlere, iyilik (birr) ve Allah'tan sakinma (takvâ) konularinda, birbirlerini desteklemeleri, günah ve düsmanlik söz konusu olunca da yardimlasmayi kesmeleri bildirilir (el-Mâide, 5/2). Önemli islerde istisare yapilmasi ve yönetim islerinin bir istisare organi (sûrâ) eliyle yürütülmesi (bk. Âlu Imrân, 3/159; es-Sûrâ, 42/38) anne, baba ve diger hisimlarin aleyhine olsa bile dogru sahitlik yapma ve adâletten ayrilmama (en-Nisâ, 4/135). Islâm'in özellikleri arasinda sayilabilir.
Islâm'in amaci; olgun, özü ve sözü dogru toplum fertleri meydana getirmektir. Dünya, ahiret yurdunun ekim alani oldugu için, üstün verim için, insanoglunun örnek bir yasayis sergilemesi gerekir. Bu da, kutsal olduguna inanilan üstün degerlerin, günlük hayatta yasanmasiyla gerçeklesebilir. Kur'an-i Kerîm'in pek çok ayetlerinde imandan sonra, hemen "sâlih amel" islenmesi istenir (bk. Muhammed Fuad Abdulbâkî, el-Mu'cemû'l Müfehres Li El-fazi'l-Kur'ani'l-Kerîm, Istanbul 1984, s. 483-488, "amel" maddesi). Salih amel terimi; Allah'a ibadet ve taâti, hayir, hasenât, baskalarina yapilan yardimlari içine aldigi gibi, bir tebessümüyle mü'min kardesinin gönlüne sevinç vermeyi, tatli bir sözle onun gönlünü almayi da kapsatmaktadir. Böylece Islâm, dogumundan ölümüne kadar insanin bütün eylem ve davranislarini deger ölçülerine baglamakta ve onu seytan insandan melek insana dogru egitmeyi amaçlamaktadir. Buna; gurur, kibir, öfke, haset ve kin gibi iç duygularin egitimi de eklenince, gerçek Islâm kardeslerinin yasandigi ideal bir toplum ortaya çikar. Iste ashab-i kirâm asr-i saadette böyle bir toplum yasayisinin örnegini vermistir.
Ashab-i Kirâm, Islâm'in ilk yillarinda Mekke'de, Hz. Ammâr ve Bilâl gibi sahabeler Kureys'in iskencelerine karsi Cenâb-i Hak'tan yardim istemesi için Resulullah (s.a.s)'a sikayette bulunmustu. Bunun üzerine Allah Rasûlü söyle buyurmustur: "Geçmis ümmetlerden bazi mazlumlar müsriklerce boynuna kadar topraga gömülür, basi testere ile ikiye bölünür, bir baskasi demir taraklarla etinin altindaki kemigi ve siniri taranarak iskence edilirdi. Onlar bu iskencelere sabreder ve dinlerinden dönmezlerdi. Ey ashabim!. Bu Islâm dini kemâle erecektir. Öyle ki, bir atli tek basina San'a'dan Hadramut'a kadar gidecek, Allah'tan baska hiçbir seyden korkmayacak, yine sürü sahibi koyunlari için kurt saldirisi disinda baska bir seyden korkmayacaktir. Ancak siz bu (toplumsal degisiklik konusunda) acele ediyorsunuz " (Buhârî, Menâkib, 25, Ikrâh, 1; Ebû Dâvud, Cihâd, 97; Nesaî, Zînet, 96; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 110, III, VI, 395; ez-Zebîdî, Tecrîd-i Sarîh, Terc. Kâmil Miras, Ankara 1983, IX, 302, 303, H. No: 1473). Çeyrek asir geçmeden bu toplumsal degisim gerçeklesmis, Hz. Peygamber ve ashabinin yasadigi yüzyila bu yüzden "asr-i saadet (Mutluluk asri)" adi verilmistir.
Bir müminin iç aleminde yasadigi iman, huzur ve sükûn hâlinin günlük yasantisina yansimasi asildir. Hz. Peygamber müslümani söyle tarif etmistir: "Müslüman; elinden ve dilinden diger müslümanlarin güven içinde bulundugu kimsedir". Bazi rivayetlerde; "diger müslümanlar" yerine "diger insanlar" denilmesi, Islâm ahlâkinin evrenselligini gösterir. Bu takdirde zarar vermeme, hakli durumlar ve savas hali disinda hristiyan ve yahudi gibi gayri müslim toplumlari da kapsamina alir (Buhârî, Imân, 5, Rikâk, 26; Müslim, Imân, 64, 65; Ebû Dâvud, Cihâd, 2; Tirmizî, Kiyâme, 52, Iman, 12; Nesaî, Imran, 8, 9, 11; Ahmed b. Hanbel, II, 160, 162, 187, 191, 192, 195, 205, 206, 209, 212, 215, 224, 279, III, 372, 391, 440, VI, 22).
Resulullah (s.a.s) müminin ulasmasi gereken ruh halini de söyle belirler:"Sizden hiçbiriniz, kendisi için sevip gerçeklesmesini arzuladigi seyi, diger mümin kardesleri için de sevap arzu etmedikçe gerçek mümin olamaz" (Müslim, Imân, 71, 72; Buhârî, Imân, 7; Tirmizî, Kiyâme, 59; Nesaî, Imân, 19, 33).
Islâm toplumu bir bütün teskil eder. Bunun karsisinda ehl-i küfür de tek millettir. Islâm ümmeti ortak menfaat ve problemlerinde dayanisma içindedir. Ehl-i küfürle olacak menfaat çatismalarinda ise, Islâm'in ve müslümanin menfaati üstün tutulur. Hadislerde söyle buyurulur: "Islâm arttirir, eksiltmez" (Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Ahmed b. Hanbel, V, 230, 236)."Islâm yücedir, onun üzerine yücelinmez"(Buhârî, Cenâiz, 79). Bu, Islâm'in, tevhîd inancinin son halkasini teskil etmesi ve gerçek vahyi temsil etmesi yüzündendir. Çünkü diger semâvî dinlerin kutsal kitaplari olan Zebur, Tevrat ve Incil orjinalligini koruyamamis, tahrifata ugramistir. Islâm'in anayasasi olan Kur'an-i Kerîm ise Cenâb-i Hak tarafindan kiyamete kadar koruma altina alinmistir: "Süphesiz bu Kur'an'i Biz indirdik. Onu koruyacak olan da Biziz" (el-Hicr, 15/9) ayeti bunu belirler.
Islâm'da bülug çagi ile baslayan yükümlülüklere 'ef'âl-i mükellefin' adi verilmistir. Bu yastan itibaren müslümanin yapacagi bütün fiiller su hükümlerden birisine tabidir. Farz, vacip, sünnet, müstehab, mübah, haram, mekruh ve müfsid (amelin bozulmasi). Bu hükümlerin kaynaklari da aslî ve fer'î olmak üzere ikiye ayrilir:
Asli kaynaklar:
1. Kitap: Kur'an-i Kerîm Islâm'da ana kaynaktir.
2. Sünnet: Hz. Peygamber'in kavlî, fiilî ve takrîrî sünneti ikinci kaynaktir. Sünnet, Kur'ân'in kapali ve mücmel ifadelerini açiklar, umûmî hükümlerini tahsis eder, çogunluk Islâm hukukçularina göre nâsih ve mensuhu bildirir. Diger yandan Kur'ân'da asillari sabit olan farzlari tamamlayici hükümler getirir ve Kur'ân'da bulunmayan bir kisim hükümleri beyan eder.
3. Icmâ: Birlesme, ittifak etme anlamina gelen icmâ, terim olarak; Hz. Peygamber'den sonraki bir çagda amele ait bir meselenin ser'î hükmü üzerinde, Islâm müctehidlerinin birlesmesidir. Ashâb-i kirâm bir mesele üzerinde ittifak ederlerse Devlet isleri buna göre yürütülürdü.
4. Kiyas: Hakkinda ayet-hadis bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarindaki ortak illet dolayisiyla hakkinda âyet- hadis bulunan meselenin hükmüne baglamaya "kiyas" denir.
Islâm hukukçulari bu dört ana delile dayanarak hüküm çikarmis, Islâmî hükümleri bütünlük içinde ve bir sistem hâlinde tasnif ve tedvin etmislerdir. Bu aslî kaynaklarda delil bulunmamasi veya anlaminin kapali olmasi hâlinde fer'î delillere basvurulur.
Fer'î deliller:
1. Istihsan: Güzel bulmak, güzel görmek anlamina gelen bu terim; müctehidin daha kuvvetli gördügü bir husustan dolayi bir meselede benzerlerinin hükmünden baska bir hükme bas vurmasidir. Imam Mâlik'in; "Istihsan ilmin onda dokuzudur" dedigi nakledilir (bk. "Istihsan" mad.).
2. Örf ve âdet: Hanefi ve Mâlikîlere göre âyet-hadis bulunmayan yerde örf deliline dayanilir. Bunun huccet olusu: "Müslümanlarin güzel gördügü sey, Allah katinda da güzeldir. Müslümanlarin çirkin gördügü sey, Allah katinda da çirkindir" (Ahmed b. Hanbel, I, 379) hadislerine dayanir.
3. Maslahat: Islâm genel olarak bütün hükümlerinde fert ve toplum yararini ön plâna almistir. Kur'an'da;"Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik" (el-Enbiyâ, 21/107) ve "ey insanlar, size Rabbinizden bir ögüt, gönüllere bir sifa ve hidâyet, müminlere bir rahmet gelmistir" (Yunus, 10/57) buyrulmasi bunu ifade eder. Islâm, bes unsuru korumayi amaç edinmistir. Din, can, mal, akil ve nesil.
4. Sedd-i zerâyi': Kötülüge giden yolu kapama, süi istimali önleme demektir. Islâm'da harama vasita olan sey haram, mübaha vasita olan sey de mübahtir. Burada fiili isleyenin kastina bakilmaksizin, fiil sebep oldugu sonuca göre hükme baglanir. Meselâ, Kur'an'da: "Allah'tan baska yalvardiklarina sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek asin gidip Allah'a sövmesinler" (el-En'âm, 6/108) buyrularak putlara sövülmesi yasaklanmistir.
5. Istishab: Geçmiste sabit olan seyin prensip olarak hâl-i hazirda ve gelecekte de devam etmekte oldugunu kabul etmek demektir. Meselâ; bir sey için asil olan mübahlik ise, haramligi sabit oluncaya kadar onun yenilmesi mübahtir (Ebû Zehra, Usûlü'l-Fikh, Dâru'l-Fikri'l-Arabîtab'i, t.y., s. 284 vd.).
6. Önceki seriatlar: Semâvî dinlerin hepsi ortak kaynaktan beslenmistir. Bu da vahiy kaynagidir. Islâm'dan önce gelen kutsal kitaplar her ne kadar tahrif edilmisse de içlerinde gerçek vahiy ürünü bilgiler de vardir. Bu yüzden onlari toptan red uygun olmaz. Bu konuda söyle bir yol izlenmistir: a) Islâmî kaynaklarin geçmis serîatlerden naklettigi seyler Islâm'da da delil olabilir. b) Islâm'da, geçmis seriatlerin neshedilen hükümleri delil olmaz. c) Hem geçmis serîatlerde, hem de Islâm'da geçerli oldugu Islâmî bir nass ile sabit olan seyler geçerlidir. Buna örnek olarak su ayet zikredilebilir: "Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kilindigi gibi, oruç size de farz kilindi. Umulur ki sakinirsiniz" (el-Bakara, 2/183).
Islâmî esaslari itikad, ibadet, hukuk, iktisat, siyer ve ahlâk konulari içinde toplamak mümkündür. Henüz Islâmî bilim dallarinin olusmadigi devrede "fikih" terimi genis anlamiyla ibadetler dahil olmak üzere, bütün ser'î-amelî hükümleri, hatta kelâm ilmini ve inanç esaslarini da kapsamina aliyordu. Ebû Hanîfe'nin "el-Fikhu'l-Ekber" adli eseri akaidle ilgili konulari isledigi halde bu adi almistir. Ancak daha sonra, inanç konulari kelâm ilminin, ibadet, muâmelât ve ukûbât konulari da fikhin alaninda kalmistir. Islâm hukuku terimi daha yeni olup, muâmelât ve ukûbât konularini kapsamaktadir.
1. Temel Inançlar:
Yukarida, Islâm'i tarif ederken zikrettigimiz "cibril hadisi" nin devaminda, Cebrail (a.s)'in; "Iman nedir?" sorusuna Hz. Peygamber söyle cevap vermistir: "Iman; Allâh'a, meleklerine, kitaplarina, peygamberlerine, ahiret gününe, hayir ve serrin Allah'tan olduguna inanmandir" (Buhârî, Imân, 34, 37, Sehâdât, 26; Müslim, Imân, 5, 7, 8; Ebû Dâvud, Sünne, 16; Tirmizî, Imân, 4). Bu inanç esaslari üzerinde, Islâm bilginleri arasinda görüs birligi vardir. Ancak ayrintilarda öze zarar vermeyen bazi görüs ayriliklari olmustur. Allah'in sifatlari zati ile bir midir? Yoksa zatindan ayri nitelikler midir? gibi. Temelde bu inanç esaslari ilk insan Âdem (a.s)'dan son peygamber Hz. Muhammed'e kadar bütün semâvî dinlerde ortaktir. Ilk insan Hz. Âdem ve ondan sonra gelen peygamberler, insanlari Allah'a ve ahiret gününe inanmaya çagirmis, kendisi ile yüce yaratici arasinda habercilik yapan melekten ve insani sasirtmaya dogru yoldan ayirmaya çalisan seytandan söz etmis. Allah'tan gelen vahyi sahifeler veya kutsal kitaplar hâlinde ümmetine teblig etmistir. Kur'an-i Kerîm bu gerçegi söyle dile getirir: "Biz Nuh'a ve O'ndan sonra gelen peygamberlere vahyettigimiz gibi sana da vahyettik" (en-Nisâ, 4/163). "Allâh'a, bize indirilene, Ibrâhim'e, Ismâil'e, Ishâk'a, Yakûb'a ve torunlarina indirilene, Mûsâ'ya ve Isâ'ya verilene ve (diger) peygamberlere Rableri tarafindan verilene inandik, onlar arasinda bir ayirim yapmayiz, biz de Allâh'a teslim olanlariz, deyin" (el-Bakara, 2/136).
Bu duruma göre Islâmiyet; Hz. Isâ, Mûsâ ve Dâvud peygamberle, bu peygamberlere indirilen Incil, Tevrat ve Zebur adli kutsal kitaplarin dogru sekillerine, diger bütün peygamberlere ve bunlardan bazilarina verilen sahifelere de inanmayi gerekli kildigi için evrensel nitelikte "temel inançlar"a sahip bulunmaktadir. Hristiyanlik ve yahudilikte ise bu özelligi görmek mümkün olmaz.
2. Ibâdetler:
Islâm'da genis anlamiyla; Allah'in hosnut ve razi oldugu her amel, hatta hayirli bir is üzerinde fikir üretme, Allah'in yüceligini düsünme "ibadet" sayilmistir. Kur'an ve sünnette yapilmasi istenen ibadetler ise sinirlidir. Namaz, oruç, hac, zekât, kurban ve cihad bunlar arasinda sayilabilir. Farz ibadetlerin ana noktalan Kur'an-i Kerîm'de belirtilmis, ifâ edilme sekilleri ve ayrintilari hadis-i seriflerde açiklanmistir. "Ben namazi nasil kiliyorsam siz de öyle kilin " (Buhârî, Ezân, 18, Edeb, 27, Ahâd, 1) ve "Hac ile ilgili ibadetlerinizi benden aliniz" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 318, 366) hadisleri buna örnek verilebilir.
Bazi günahlarin affina sebep olan keffâretler de ibadet niteligindedir. Kur'ân'da yer alan keffâretler üç tanedir. Yemin keffareti (el-Mâide, 5/89). Hata ile mümini öldürme keffâreti (en-Nisâ, 4/92) ve zihâr keffâreti (el-Mücâdele, 58/1-4).
3. Islâm Hukuku:
Fikhin muâmelât ve ukûbât bölümlerini kapsamina alan Islâm hukukunun kaynagi Kur'an, sünnet ve temelde bu ikisine dönen ictihattir. Allah ve Resulunun tespit ettigi muhkem ve acik hükümler degismez niteliktedir. Ictihada dayali hükümler ise yer, zaman, örf ve âdetin degismesiyle degisebilirler. Beserî hukuklarin kaynagi ise insandir. Temelde ilâhî iradeye dayanan Islâm hukuku evrensel adâlet, maslahat ve esitlik esasina dayanir. bu yüzden irk, renk ve dil ayirimi söz konusu olmaz. Beserî hukukun müeyyidesi yalniz dünyevî oldugu halde, Islâm hukukunun ki hem dünyevî, hem de uhrevî'dir. Toplumda etkili olusunun nedeni de budur. Meselâ; baskasinin malini telef eden kimse, bunu tazminle mahkum edilecegi gibi, bir harami isledigi için uhrevî sorumlulukla da karsi karsiya gelir. Bu ikili müeyyide, cezanin caydiricilik yönünü güçlendirir.
Islâm hukukunun baska bir özelligi yalniz fertler ve toplumlar arasindaki iliskileri degil, insanlarla Allah arasindaki kulluk münasebetlerini de tanzim etmesidir.
Islâm hukukunun degistirilmeyen prensiplerine su tedbirlerle esneklik kazandirilmistir. Kur'an ve sünnetin açik hükümleri yaninda genis bir yer tutan ictihadî hükümlerin, zamanin degismesiyle degisebilecegi inkâr olunamaz. Zaruretler yasak olan seyleri mübah kilar (Mecelle, mad. 21). Mesakkat kolayligi celbeder (Mecelle, mad. 17). Ihtiyaç genel olsun, özel olsun zaruretler menzilesine tenzil olunur (Mecelle, mad. 32). Bu gibi kaideler bazi durumlarda ayet ve hadisler karsisinda dahi yürürlük kazanabilir. Hz. Ömer'in müellefe-i kulûb'a zekât vermeyi durdurmasi ve kitlik yilinda hirsizlik cezasini uygulamamasi buna örnek verilebilir (Gazzâlî, el-Mustasfâ, Beyrut, t.y., I, 4 vd.; el-Âmidî, el-ihkâm fi Usûli'l-Ahkâm, Misir 1347, l, 4 vd.; Sava Pasa, Islâm Hukuku Nazariyati Hakkinda Bir Etüd 1, Ankara 1956, II, 43 vd.; Abdülkerim Zeydan, el-Medhal, Bagdad 1389/1969, s. 38-69; Ömer Nasuhi Bilmen Hukuk-i Islâmiyye ve Istilâhât-i Fikhiyye Kâmusu, Istanbul 19671970, I, 20 vd.).
Muamelatin kapsamina anayasa, idare, medenî hukuk, borçlar, devletler umumî ve hususî hukuku gibi hukuk dallari girer.
a. Anayasa veya esas teskilat hukuku: "el-Ahkâmü's-Sultâniyye" adiyla yazilari eserlerde incelenmistir. Islâm Devleti'nin yapisi, sistemi, ana müessese ve kuruluslari, tebeanin Devletle olan iliskileri ve temel hak ve özgürlükler bu hukuk dalma girer. Diger yandan fikih usulu kitaplarinin "hâkim" ve "hüküm" basliklari altinda, akâid ve kelâm eserlerinde, Islâm tarihi kaynaklarinda bu konu ile ilgili bilgiler yer almaktadir. Ayni konular içinde, idare hukuku ile bilgileri bulmak da mümkündür.
b. Medenî hukuk: Evlenme, bosanma, nafaka, neseb, miras vb. aile müessesesi ile ilgili hükümler burada incelenir. Âile hukuku âyet ve hadislerle genisçe bir sekilde düzenlenmistir. Bu konuda Kitap ve Sünnete dayanmayan bir hüküm bulmak imkânsiz gibidir. Islâm'in aile yuvasina bu kadar önem vermesi, onun toplumun çekirdegini ve temelini teskil etmesi yüzündendir.
c. Borçlar hukuku: Islâm Devlet nizami ve hukuku çerçevesinde olusturulan Islâm toplumunda yasayan insanlar arasindaki malî ve ekonomik iliskiler ile insan esya iliskisini inceler. Kur'an-i Kerîm'de, bir kimseye baskasinin malinin mübah olmasi iki esasa baglanmistir. Bunlar; haksiz yere yeme yasagi ve karsilikli rizadir. "Ey iman edenler! Mallarinizi aranizda haksizlikla degil, karsilikli rizalasmaya dayanan ticaretle yeyin. Haramla kendinizi mahvetmeyin" (en-Nisâ, 4/29). Ticaret kâr ve zarari, yani riski kapsadigi için, risksiz elde edilen kazanç ticaret sayilmaz. Bu yüzden faiz yasaklanmistir (bk. el-Bakara, 2/275-280, "Faiz" mad.). Rüsvet de, baskasinin malini haksiz yere yeme sayildigi için yasaklanmistir (bk. el-Bakara, 2/1 88).
Kur'an-i Kerîm'de önemli akitleri tanzim için iki sey istenmistir. Birincisi; sahit bulundurmak, "Alis-veris yaptiginizda sahit tutun, kâtip de sahit de zarara ugratilmasin" (el-Bakara, 2/29). Ikincisi; borçlari ve va'deli satis bedellerini yazmak. "Ey iman edenler! Belirli bir vakte kadar borçlandiginiz zaman onu yaziniz" (el-Bakara, 2/282).
Ayet ve hadislerde, hakkinda emir veya nehiy bulunmayan islerde asil olan mübahliktir (bk. el-Bakara, 2/29; el-Mâide, 5/87). Müslümanlar arasinda yapilan akitlerde helâli haram, harami helâl kilmayan sartlar baglayicidir (bk. Buhârî Icâre, 14, 50).
d. Islâm Devletini Idâre edenlerle idare edilenler arasindaki iliski: Kur'an-i Kerîm'in bu konuda getirdigi esaslar dört maddede toplanabilir: Adalet, sura, maslahat ve koruma:
Adâlet: Pek çok ayette geçen bu esas hakkinda Kur'an'da söyle buyurulur: "Süphesiz Allah size, emaneti ehline teslim etmenizi ve insanlar arasinda hükmettiginiz zaman adaletle hükmetmenizi emreder" (en-Nisâ, 4/58). Su ayet de, bu esasin önemini belirtmektedir: "Allah, süphesiz ki adâleti, iyilik yapmayi ve akrabaya yardim etmeyi emreder, taskin kötülüklerden, mesrû olmayan seylerden, zulüm ve haksizliklardan nehyeder" (en-Nahl, 16/90). Islâm'in adâletinde; irk, renk, dil, din, zenginlik, yoksulluk dikkate alinmaksizin esitlik ilkesi esastir. Hâkim ve idareci suç isledigi zaman, diger vatandaslar gibi yargilanir. Yöneticiler, Tebea gibi ayni hak ve borçlara sahiptirler. Onlarin imtiyazli bir hakki ve kutsal kisilikleri yoktur. Kur'an adaleti, sosyal adalettir. Zengin yoksul arasindaki dengeyi kurar ve yoksulun nafaka, zekât disinda, gerektiginde Devletin diger gelir kaynaklari üzerinde de hakki vardir.
Sûrâ: Islâmiyet, önemli islerin istisâre yapilarak çözümlenmesi ilkesini getirmistir. Istisâre, sade bir vatandasin önemli bir ise karar vermezden önce, konuyu iyi bilen birisine danismasini kapsadigi gibi, Devletin en üst organi olarak, yönetim isinin "sûrâ" yoluyla yürütülmesini de içine alir. Ayetlerde söyle buyurulur: "Onlarin isleri aralarinda sûrâ (danisma) iledir" (es-Sûrâ, 42/38). "Is hakkinda onlarla müsâvere et. Bir kere karar verdin mi, artik Allah'a dayan..." (Âlu Imrân, 3/159)
Kur'an-i Kerîm Sûrâ ve adâletin nasil gerçeklestirilecegini ve vâsitalarini açiklamamis, bunlari günün sartlarina ve çaglara göre insanlarin tecrübesine birakmistir.
Muhammed Ebû Zehra; "Onlarin isleri aralarinda sûrâ iledir" ayeti hakkinda sunlari söyler: "Bu ayet, açik ifadesiyle (ibaresiyle) Islâm Devlet sisteminin müslümanlar arasinda sûrâ esasina dayandigini ifade etmektedir. Ancak tek tek bütün tebea ile istisare imkâni olmadigi için, ümmetin, Islâm Devlet baskaninin kontrol edecek ve Devlet islerini düzenlemede ona katilacak bir toplulugu seçip görevlendirmesi gerektigine isaret etmektedir" (Ebû Zehrâ, Usûlü'l-Fikh, Dâru'l Fikri'l-Arabîtab'i, t.y., s. 141).Bu duruma göre, Devlet baskani ve hükûmet "icrâ organi"ni olusturmakta, islerin yürütülmesinde kendisine danisilacak, ictihada dayali konularda kanun yapma isini üstlenecek bir "istisare meclisi"ni is basina getirme görevi Islâm toplumuna verilmektedir.
Islâmî sistemde, toplumu yönetme emanetini en ehil olana vermeyi saglayacak bir "seçim sistemi" nin gelistirilmesi gerekir (bk. en-Nisâ, 4/58). Babadan ogula geçen saltanat sistemlerinde bu prensibi korumak mümkün olmaz. Nitekim, Hz. Peygamberden sonra ilk dört halife, sartlar elverisli oldugu halde Devlet baskanligi (hilâfet) görevinin babadan ogula geçisine firsat vermemislerdir. Islâm toplumunun bu konuda en güzele ulasabilmesi için yardimlasma ve dayanisma içinde bulunmasi gerekir. Kur'an'da söyle buyurulur: "Iyi ve güzel olan seylerde (birr) ve takvâda birbirinize destek olunuz. Günah ve düsmanliklarda yardimlasmayiniz" (el-Mâide, 5/2).
Maslahat: Idare edenlerle, idare edilenler arasindaki iliski bu esasa dayanir. Yönetici, toplum hizmetinde bulundugu, adâletli hareket ettigi ve insanlarin ihtiyaçlarini karsilayip, sikintilarini giderdigi sürece, Cenâb-i Hak'tan ecir alir. Islâm'da, kurallara uymayana ikili müeyyide oldugu gibi, toplum yarari için iyi niyetle çalisana da ikili karsilik vardir. Dünyevî ve uhrevî. Buna su hadisi örnek verebiliriz: "Gönül hoslugu ile görevini yerine getiren veznedar, Allah rizasi için sadaka verenlerin ecrini alir" (Buhârî, Zekât, 25).
Koruma: Toplumu, mal, can, din ve namusu her türlü saldiri ve kötülükten korumak gerekir. Islâm bunu, hadleri (ceza hukuku) uygulamak, zâlimden mazlûmun hakkini almak ve benzeri müeyyidelere basvurmak suretiyle yerine getirir.
e. Ceza hukuku:
Yalniz ibâdet ve muâmelâta iliskin hükümlerin bulunmasi toplum hayati için yeterli degildir. Bu hükümlerin düzenli olarak uygulanabilmesi için müeyyidelere de ihtiyaç vardir. Islâm ceza hukuku hükümlerine "ukûbât" denir. Allah haklarina karsi islenen suçlar için verilecek agir cezalar Kur'an-i Kerîm'de belirlenmistir. Bunlara "hadd" denir. Çogulu "hudûd" tur. Hafif cezalar ise Islâm Devletinin ve hâkimin takdirine birakilmistir. Bunlara "ta'zîr" cezasi denir.
Had cezalan sunlardir:
Zina: "Zina eden kadinla zina eden erkekten herbirine yüzer degnek vurun" (en-Nûr, 24/2). Ancak zinanin ispati dört erkek sahitle veya suçlunun dört defa ikrariyla sabit olabilecegi (bk. en-Nûr, 24/4-9) ve bunun uygulamada ispati pek nadir olacagi için, ceza caydirici ve önleyici tedbir niteligindedir.
Zina iftirasi: "Nâmuslu ve hür kadinlara zina iftirasi atan, sonra bunu dört sahitle ispat edemeyen kimselerin herbirine de seksen degnek vorun" (en-Nûr, 4/4). Bu ithami yapan, kadinin kocasi olur ve bunu dört sâhitle ispat edemezse "mülâanee" yoluyla ve hâkim karari ile bosanma gerçeklesir (bk. en-Nûr, 24/6-9).
Hirsizlik: "Erkek hirsizla kadin hirsizin, isledikleri suça bir karsilik ve ceza, Allah'tan ibret verici bir müeyyide olmak üzere ellerini kesin" (el-Mâide, 5/38). Ancak Hz. Ömer kitlik ve darlik bulunan zamanda hirsizlik yapan bu cezayi uygulamamis, açlik ve yoksulluk problemini çözmenin Devlet'in görevi olduguna isaret etmistir.
Isyan ve yol kesicilik: "Allah'a ve Resulune (müminlere) savas açanlarin, yeryüzünde yol kesmek suretiyle fesatçiliga kosanlarin cezasi; ancak öldürülmeleri, ya asilmalari, yahut sag elleriyle sol ayaklarinin çapraz bir sekilde kesilmesi, yahut da bulunduklari yerden sürümeleridir. Bu onlarin dünyadaki rezilligidir. Ahirette, onlara ayrica pek büyük azap vardir" (el-Mâide, 5/33). Ancak bu durumdaki isyanci veya soyguncu ele geçmeden önce pisman olur, tevbe eder ve kendiliginden teslim olursa, bagislanir (el-Mâide, 5/34).
Diger yandan Kur'an-i Kerîm'de suç ve ceza arasinda esitligi saglayan kisas cezasi da yer alir. Bu, insanlara karsi islenen öldürme, azayi yok etme veya yaralama suçlarinda, suçluya ayni cins ve miktarda ceza uygulamakla yerine getirilir. Ancak bunun için suçun kasten islenmis olmasi ve magdurun ya da velîsinin sikâyetçi olmasi da ilke olarak kabul edilmistir (bk. el-Mâide, 5/45; el-Bakara, 2/178, 179).
Türkce Anasayfa / Almanca Anasayfa